11 Ağustos 2015 Salı 10:49:26
1784 kez okundu.

Gelmeyeceğini bildiğim halde Godot'yu bekledim... Bir ümit gelmesini diledim! Ama o gelmeyecek artık biliyorum... Bunun farkına vardığım an ise, sonu gelmeyecek bir sürgüne mahkum olduğumu anlıyorum...

 Hepimiz Godot'yu bekliyoruz. Godot bir sembol aslında, herşey olabilir; aşk, Tanrı, umut...

  ''En Attendat Godot'': Samuel Samuel Beckett'ın dehasını gözler önüne seren ve kalıplara sığmayan romanı ve tabii dünyaca ünlü tiyatro oyunu; bana göre absürd dramanın en iyi eseri, yazılmış en verimli kısır döngü...  

 Yasadığımız hayatın, çaresizce beklemekten ibaret olduğu gerçeğini yüzümüze çarpan bu oyunda, iki tuhaf karakter var; Estragon ve Vilademir... Estragon; sembolik olarak daha az farkındalığa sahip, daha az akıllı, daha rahat insanlara bir gönderme sanki. Vilademir ise; daha akıllı, daha bilinçli ama durumu ve eylemleri itibariyle Estragon'dan çok da farkı olamayan biri. Yani bulundukları durum itibariyla daha fazla farkındalık beş para etmiyor! Sonu olup olmadığı bilinmeyen, hiçbir yere götürmeyecek bir yolun kenarında; bir gün yaprakları dökülmüş, ertesi gün yemyeşil bir ağacın altında; yarı berduş, yarı palyaço bu iki karakter hiçbir zaman gelmeyecek olan Godot'yu beklerler. Fakat Godot gelmemekte ve bir haberci vasıtasıyla da her gün, bir gün sonra geleceğini söylemektedir. Tabii onlar bekleye dursun, görünüşe bakılırsa Godot'nun geleceği falan yoktur. Ama bu arada gelmeyeceğine dair bir işaret de yoktur. Estragon oldukça unutkan birisidir. Godot'yu beklediklerini ve fakat dün ne yaptığını dahi unutur. Bu nedenle dün de, ondan önceki gün de Godot'yu beklediklerini sürekli unutur. Ve her yeni gün o ağacın altından ayrılmak da ister, ama Vilademir'in uyarısıyla Godot'yu beklediğini tekrar hatırlayınca vazgeçer.

 Bu oyunda gözüme çarpan en önemli şey; gerçekten de bazen bi'şeyleri beklerken geçirdiğiniz zaman öyle uzun ve can sıkıcı olabiliyor ki, neyi beklediğinizi dahi unutursunuz. Ama beklersiniz, çünkü Godot'nun geleceğine inanmak istersiniz, daha da kötüsü inanacak başka şeyinizin olmayışıdır. Fakat oyunda anlatılmak istenen; insanoğlunun devamlı bekleyecek bi'şey bulması ve onu bekleyeyim derken hayatını dolu dolu yaşayamamasıdır. Beklemek insanın kendine yapacağı en büyük kötülüktür. Ve hayat o kadar müthiş bir hızda akıyor ki, aslında Godot'yu bekleyecek bir saniyemiz bile yok! 

  Hayatın; sürekli yinelemeler, aynı yinelemeler, aynı gibi gözüken farklı yinelemeler, tamamen farklı yinelemeler, farkı gözden kaçsa da; küçük bir hatırlatma ile, ortaya yeni bir durum çıkmış gibi; fakat aslında, yine aynı yinelemelerden oluştuğunu anlatan Samuel Beckett'in bu ironik oyunu, bana göre tüm zamanların en iyisi! 

 Ve ben Godot'yu gizli saklı beklerken şunu yapıyorum artık; Kettile'a su koyuyorum, 2 dk. da kaynıyor ve kuşburnu çayım en sevdiğim fincanımın içinde demlenirken biraz daha bekliyorum, iyice demlensin diye. Hazır olduğuna karar verdiğim an, geçiyorum kütüphanemin karşısına ve oturup onları seyretmeye başlıyorum... Binlerce insan ve hayat var burada, her birinin sesini ayrı ayrı duyuyorum; ağlayanlar, gülenler, kahramanlar, sefiller... Kimin hayatına girsem ve o hayatlara istediğim şekli versem?...

 Çayımı sağ elimden sol elime alıyorum, sağ elim raflara uzandı bile. Bu arada evet şekersiz içiyorum! Siyasi kitapları teğet geçip, klasiklere doğru yol alıyorum. Oldukça uzun bir yoldayım. Az önce de bir delikanlıyla(?) çarpıştım, Nedim Gürsel'miş!  Ardından ''Budala'' çarptı elime; sevdim onu... Biraz sonra ise Amos Oz'a gözüm kaydı. Hemen ''Aşk ve Karanlık''ı okşadım; Ne çok seviyorum seni!... A evet çayım dökülüyordu tam da şu anda ki, Nietchzse'ye geldiğimi anladım. Kitaplarının çoğu ters ama, onlar hep beni buluyorlar. Şimdi de Grandet'ye dokundum ve iç geçirdim. Oblomov'a da gözüm kaydı ama üşendim onu sevmeye, boşver dedim. Sonra severim... İşte tam şu an Andrea Gide hakkında pek hoş olmayan şeyler düşündüm, ama kimseye söylemedim. Yine de ''Kalpazanlar''ı sevdim; onda babamın kokusu, babamın notları var çünkü... A evet burdasın Goriot Baba; insanlar eşyalar, giysiler ne kadar ince tasvir ediliyor burada. Okurken sürekli babamı düşündüren kitaptı. Yaptıkları ya da yapmadıkları farklıdır ama, babam kadar sevmiştim Goriot Baba'yı. Hatta bir de üstüne, babamı daha çok sevmiştim...

 Son olarak Samuel Beckett’ı hafifçe okşayıp, parmak uçlarımı geri çektim. Sonra kütüphanemin yanıbaşındaki çalışma masamın üzerinde duran notlara göz gezdirdim. Evet son okuduklarımın listesi ve yeni bir liste yapmak gerek. Sonra kalemi aldım ve hemen şunları yazdım; ''Yarın daha sıcak olmayacak... Ama ben sırf bu nedenle; elimde kibrit, yakacak odunum yokken büyük bir yangın çıkartmak üzereyim...'' Belki de... 

 Belki de Godot, hepimizin içinde zaman zaman belirip yok olan ''çekip gitme'' isteğini bastıran bahanelerin toplamı! Zar zor ayağa kalkan ama, aslında kendi ayakları üzeride duramayan insanoğlunun, varoluşunun ve yok olacak olmasının acımasız gerçeğiyle yüzleşmesini önleyen bir subaptır. ''Godot'yu Beklerken'' absürd tiyatronun ilk örneği olması dışında, ciddi bir insanlık öyküsü bence... Bu oyunu izelrseniz, salondan ayrılırken hiç de mutlu olmayacaksınız. Gerçek ve yoğun bir söz-mimik bombardımanın ardından, oldukça hırpalanmış hissedecekisiniz. Ve aklınıza, benim aklıma gelenler gelecek belki de: ''Ben kimim?'' ve ''Nasıl yani?''...


GemlikLife